Warning: ob_start(): second array member is not a valid method in /home/turanyay/public_html/mainfile.php on line 86
Turan Yay's Homepage - IKI BUYUK DERDIMIZ ve BIREYIN RENKLERI

Welcome to Turan Yay's Homepage
  

THE ECONOMIC POINT OF VIEW - IKTISADI BAKIS - PROF. DR. TURAN YAY KISISEL WEB SITESI - www.turanyay.org

Modules
  • Ana Sayfa
  • Anketler
  • Arastir
  • AutoTheme
  • Haberler
  • Icerik
  • Konular
  • SSS
  • Top 10
  • Yayinlar/CV


  • Kitaplarim
    Kitaplarım



    T. YAY, 1993,
    F.A. Hayek'te
    İktisadi Düşünce:
    Hayek ve Keynes/
    Keynesciler Tartışması
    ,
    Bursa:Ezgi
    (Tükendi)

    *******************



    T.YAY - G.G. YAY, 2000,
    İktisat Yazıları:
    Metodoloji, Düşünce,
    Politika, İstanbul:Beta
    (Tükendi)

    *******************

    ******************


    T.YAY (v.d.), 2005,
    Doğu Anadolu
    Turizm Odaklı
    Bölgesel Kalkınma
    Projesi ve
    Kış Olimpiyatları
    Araştırması,

    İstanbul:İTO
    (tam-metin)

    ****************


    SOZLUK
    Sözlük


    Güncel Türkçe Sözlük



    Osmanlıca-Türkçe Sözlük


    İngilizce-Türkçe-Sözlük
    Türkçe-İngilizce Sözlük


    İktisat Terimleri Sözlüğü

    Ekonometri Terimleri
    Karşılıklar Kılavuzu


    Bilim ve Sanat
    Terimleri Ana Sözlüğü


    ISTANBUL
    "İstanbulu sevmezse gönül,
                          aşkı ne anlar"

    Sinema  Tiyatro      Hobi

    Ulaşım      Bilet       Hava


    Finansal Piyasalar
    Finansal Piyasalar


    İş Yatırım

    FinansOnline

    Yatırım Finansman





    Hukuk ve Ekonomi
    Hukuk ve Ekonomi




    Law and Economics page
    of Wikipedia


    Encyclopedia of
    Law &Economics

    (Edward Elgar)



    Harvard Law School
    Discussion Papers


    Erasmus Law&Economics
    Review


    E.J.Howell & S.Gkantinis
    "Markets as Regulator:
    A Survey
    "

    L.Kaplow - S.Shavell
    Economic Analysis of Law

    R.Cooter and T.Ulen
    Introduction to
    Law and Economics


    David D.Friedman
    "Law and Economics"


    Ludwig Van den Hauwe
    "Constitutional Economics"

    Yeni Anayasa Taslakları

    Turan Yay
    Yeni Anayasa ve
    Tartışmanın Önemi
     

    Yıldız Teknik Üniversitesi'nde
    "YENİ ANAYASA"  PANELİ


    YENI KESIFLER
    YEPYENİ BİR KEŞİF:
    BOOK
    DUYMAYANLAR BURAYI TIKLASIN



      
    GazetelerdenSecmeler: IKI BUYUK DERDIMIZ ve BIREYIN RENKLERI
    Posted by turanyay on 10.05.2015 Saat: 14:50
    Toplum ve Kültür ORHAN PAMUK



    “HER zaman iki büyük derdimiz olmuştur. Birincisi modern ve şehirli olmak, ikincisi yoksulluktan kurtulmak. Bu ödülün bana verilmesinde etkili olduğunu düşündüğüm son romanım ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ bile bu konular hakkındadır hâlâ. Ama ben vatandaşlarımızın bireyliğini hep asıl hikâye olarak gördüm. 40 yıl önce roman zevki olan güçlü bir orta sınıfımız henüz yoktu. 1970’te her sene 40-50 yerli roman yayınlanırken bugün rakam 1000’lere ulaşmıştır. Yeni okurlar, biz romancılardan Tanpınar’ın, Oğuz Atay’ın ve diğer büyük romancılarımızın araştırdığı asıl konulara dönmemizi bekliyor. O da toplumsal dertler kadar, kimliğimiz, kişiliğimiz, kendi özel dünyamız, birey olmamızın renkleridir.” 

    ORHAN PAMUK

    (Büyük ödül Orhan Pamuk'ta. Nobel Edebiyat ödüllü yazar Orhan Pamuk, perşembe akşamı düzenlenen törenle 19’uncu Aydın Doğan Ödülü’nü aldı)


    (http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/28767433.asp)



    ORHAN PAMUK ve "KAFAMDA BİR TUHAFLIK"  (HÜRRİYET KELEBEK, 8 ARALIK 2014, Röportaj Çınar Oskay)

    Nobelli yazarımız Orhan Pamuk bu kez gözlerini İstanbul’un arka sokaklarına, gecekondu mahallelerine çevirdi. Hızla değişen hayatımızı bir bozacının gözüyle anlattı. Pamuk bugüne kadar yazdığı en iddialı romanı, dünyada ilk kez Hürriyet Pazar'la paylaştı.
    Çınar OSKAY - Fotoğraflar: Sebati KARAKURT 8 Aralık 2014

       

      Bu romanı yazarlık yaşamınızda nereye koyuyorsunuz?
      Her zamanki romanlarımdan biri gibi düşünmek istiyorum ama öyle olmadığını biliyorum.

      Ne açıdan?
      Bazı bakımlardan eskileri gibi. Kahramanlarım en iyi bildiğim yer olan İstanbul’da yaşıyor. Ama bu sefer Nişantaşlı değil. Kuştepe benzeri Duttepe, hayali bir tepe olan Kültepe ya da 1970-2000 arası Tarlabaşı, Gazi Mahallesi, Cihangir, Feriköy, Gümüşsuyu’nda boza satıyor. Satıcıların dünyası. İlk başta dışarıdan gördüğüm ama hep anlayıp anlatmak istediğim bir âlem. Bütün enerjim özellikle son dört yılda içine girip dünyayı, İstanbul’u, o âlemin içinden görmekle geçti. Romancılık, yazarın kendisini bir başkasının yerine koymasıysa başkahramanım Mevlut olmak için dört yıl uğraştım. Ve evet ‘Mevlutum’ diye hissetmeye başladım.  

      Neden o insanları anlattınız? 
      Ülkemi  anlatmak için. Roman, modernleşmiş orta sınıfların icadıdır ama toplumun hepsini görebilirsiniz. Tıpkı ‘Benim Adım Kırmızı’da olduğu gibi... Orada, 16’ncı yüzyıl Osmanlı ressamları üzerinden bugünkü topluma baktım. ‘Kar’da siyasetin üzerinden Türkiye’nin çelişkilerine... Burada temel hikâye İstanbul’un değişimi. İstanbul’da doğmuş büyümüş olanların birazcık da burun kıvırarak ‘dışarıdan gelenler’ dedikleri. Aslında şehrin sahibi onlardır. Rakamlara bakalım. İstanbul, doğduğumda 1 milyondu. Şimdi 15 milyon. Bu şehirde yaşayan çoğunluğu anlatmak istedim.  

      Zihninizde Mevlut olabildiniz mi?
      Olduğumu zannettim. Alçakgönüllü olmak lazım. Flaubert’in meşhur lafı vardır. “Madam Bovary benim” der. Dünyayı onun baktığı ayrıntılarla görmeye çalıştım. Mevlut bir sokakta yürür. Bozacıya, yoğurtçuya yönelik tehlikeyi, kendisini kovalayan belediyeyi, bir dostu veya para kazanmakla, esnaflıkla ilgili ayrıntıları görür. Benim aynı sokakta yürürken ilk tepkim bu değildir. Ama romancı olmak, kahramanın gözünden âlemi görmek için kendini terbiye etmektir.

      Nasıl terbiye ettiniz kendinizi?
      Romancının iki malzemesi vardır: Bir hayal gücü, iki araştırma. Romanın tarif ettiği geniş manzaradan bahsedelim. İstanbul’daki ilk gecekondular, onlara çıkılan katlar, arsalar, şehrin kenarında büyüyen ve sonunda şehri bir şekilde yutan, karmaşıklaştıran, zenginleştiren manzaradan... Burada benim tecrübem vardır tabii ki. Oralarda gezdim, gördüm. Ama en sonunda anlattığım; elektrik tahsildarı, bozacı, yoğurtçu, midyeci, şerbetçi, pilavcı ya da inşaatçıların hikâyeleri. Bütün bu insanlarla röportajlar yaptım, arkadaşlık ettim. Onlara da dürüstçe söyledim: “Ben bir roman yazıyorum. Konuşur musunuz?” Anlattığım dünyanın içinde derin bir şekilde yaşayan insanlarla görüştüm ya da bazıları benim adıma görüştü. Çoğunlukla Boğaziçi Üniversitesi’nden 3-4 kişilik bir arkadaş grubu yaptı bunu. 

      EN KIYMETLİ HAZİNEM

      Baş karakteri Mevlut’u en çok sevindiren şey, cennetten geliyormuş gibi aşağıya süzülen alışveriş sepetleriydi.Bazı bölümleri okurken “Orhan Bey burada kesin Mevlut olmuş ve yürümüş” dedim. 

      Çok! Özellikle bozacı gibi. Bozacı tesadüf değil. Şiirle yüklü, daha önce kimse kullanmadığı için memnun olduğum bir tip. Boza, gelenekle ilişkili bir şey. Bozayı sattıran bozacının yanık sesidir... Bu lafı bozacı kendi söyler.

      Ortak söyledikleri bir şey mi bu?
      Evet, hepsi biliyor bunu. Bozayı tadı için değil, o töreni için, Osmanlı’dan kalma olduğu için, sokakta kış gecesi üşüyerek giden bir insanla temas etmek istediğin için alırsın. Bozacıyı çağırdığımızda Osmanlı’dan birini çağırıyor gibi oluruz. “Bozacı, bozacı! Gel bakayım” derken.... Bir sınıfsal durum da var orada. Rahat, huzurlu, konforlu evlerinde yaşayan burjuvalar, geçmişten, Osmanlı’dan ve yoksulluktan gelen bir adamı çağırıyor. Bastırılmış şeyler aslında.

      Biraz da hüzünlü değil mi? Elden bir şey gelmeyecek. Bozacı filan kalmayacak gibi görünüyor. 
      Sorduğunuz, benim hayatımın sorusudur. Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, “Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı’dan kalma boza ne yahu, rakı varken?” gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Sokaktaki bozacı bize onu hatırlatır. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir.

      Bozacı kaldı mı şimdi?
      Var.

      Çocukluğumda Cihangir’den kışın her gece geçerlerdi. 
      Hâlâ var. Romanı yazdığımı bilen ne kadar arkadaşım varsa arıyor: “Orhan bizim mahalleden geçti.” Dikkat etmiyor insanlar, ben roman yazdığım için biliyorum. Çocukluğumda da severdim. Babaannem pencereyi açsın “Bozacı yukarı gel” desin. Masaldan biri gelmiş gibi gelirdi bana.

       .              


      Ben hem severdim, biraz üzülürdüm hem de “acaba hijyenik mi bu” diye düşünürdüm.
      Aynen! Gözlüklü çocuk gibi davranırdım.

      Bazı matrak detaylar var kitapta. ‘Parça’ konulan porno filmler... “Acaba Orhan Bey buralara gitti mi” diye düşündüm.  
      Gitmedim. O sinemanın kültürünü gidenlerden işittim.

      Pavyona da mı gitmediniz?
      Gittim. Pavyoncu arkadaşlarım vardı, entelektüellerdi ve gider, anlatırlardı. Pavyon, parça film koyan sinemalar... Onların kapısının önünden geçtim. 1960 yılında Cihangir’de otururduk. Annem 12 yaşındayken abim ve beni Beyoğlu’na sinemaya bırakmazdı! Çünkü yaşımız küçük. Cihangir şimdi en güzide semtlerimizden biri. 1980’lerin sonu, 1990’larda travestiler polis zoruyla atılıyor, radikal dergiler onları savunuyor. Küçük randevu evleri, kabadayılar, cinsellik işçileri diyelim, travestiler daha yeni başlıyordu. Sonra onlar çabuk bir şekilde temizlendiler. Ben bütün bu sokakların üzerinden şehrin tarihini anlatmayı seviyorum. Onlar en kıymetli hazinem, hatırlıyorum.

      Roman, Türkiye’nin öyküsü. Yazarken uluslararası okuyucuyu düşünür müsünüz? Nasıl çevirecekler şimdi bozayı İngilizceye? 
      Düşünmüyorsun o sırada. Hikâyenin gerçekliği, buraya ait olması seni heyecanlandırıyor. Bozayı çocukluğunda içmişsin. Hayal gücünü yüksek bir şekilde çalıştırırsın. Ama hikâyeyi toparlarken yine de evrensel yanını düşünüyorsun.

      DÜNYANIN BAŞKENTİ İSTANBUL 
      “Sokak satıcıları sokağın bülbülleri, İstanbul’un neşesi ve hayatıdır.” Romandaki bir karaktere göre bunu Atatürk söylemiş.Kitabınızın ilk paragrafında “12 yaşında İstanbul’a geldi ve ondan sonra hep orada, dünyanın başkentinde yaşadı” diye bir bölüm var. İstanbul dünyanın başkenti mi?
      İstanbul da bu roman da o cümleyi hak ediyor. Kalemin ucuna geldi. İddialı bir cümle ama yazdığım için memnunum. Açıklamak istemiyorum neden yazdığımı. Öyle hissediyorum. Kişisel hayat hikâyemde önemli bu. Flaubert 1850’de İstanbul’a geldiğinde pek çok mektup yazmıştır: “Bir gün dünyanın baş şehri burası olacak” demiştir. Flaubert yanıldı. 50 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu çöktü. Osmanlı’nın son 10 yılında yapılmış metro, dünyanın ilk metrosuydu. İmparatorluk kapitalizme ulaşsaydı o metro, Paris metrosu gibi bir şey olacaktı. Halbuki ben bütün çocukluğumu “Aaa Batı’da metro var, bizde yok” diye geçirdim. Belki o eziklik benden de gitti artık. İstanbul için ‘dünyanın başkenti’ kelimesini bundan 20 yıl evvel yazdığım bir romanda kullanamazdım. Hatta gülünç bulurdum. Şimdi biraz gururla söylüyorum. Orada bir iddia var. 

      Nasıl çıktı bu iddia ortaya?
      Son 20 yılda büyük bir zenginleşme oldu. Merkezi İstanbul’du. Yalnız İstanbul değil hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir ekonomik büyüme oldu ve dünyaya bakışımızı değiştirdi. Yeni sorunlar çıkardı ama burayı başka bir şehir haline getirdi. Buna “Şehrimizi mahvettiniz” diye itiraz edenler var. Bu itirazların bir kısmı doğru. Kitabımda en çok uğraştığım şey, bu değişimin ahlaki sonuçları. Şehrin tarihiyle ilgili sonuçlarını, dürüstçe, adil olmaya çalışarak kahramanların üzerinden irdelemeye çalıştım.

      10 yıl öncesine göre ne durumdayız? Kitapta anlattığınız vahşi bir dönüşüm süreci var. Bu süreç tamamlandı mı?
      Ne yazık ki devam edecek. İstanbul’un yüksek binaları hakkında araştırma yaptım. Şu anda çoğumuz silueti bozuyor diye şikayet ediyoruz. Bu gördüklerimiz, biraz araştırınca görürsünüz, gelmekte olanın yarısı. Heybedeki turp daha büyük yani. Kitabım, şehir böylesine acımasızca, amansızca, -bunu bazıları güzel de bulabilir- değişirken orada yaşayan insanın ruh halini, şehre ait olma duygusunu anlamak istiyor. Bir şehrin mimarisi değişirken, içindeki insan da kesinlikle değişir. Eğer değişmezse insan oraya ait olmadığını düşünür. Kitabın sonunda Baudelaire’in bir şiirinden yaptığım alıntı var: “İnsan kalbi ne yazık ki şehir kadar hızlı değişmiyor...”

      Acı çekiyor...
      Şehrin manzarası değişince, eski manzarada büyümüş insan acı çekiyor. Hafif bir öfke taşıyor.

         

      ZENGİNLİK YOZLAŞMA GETİRİYOR 
      Baudelaire’in 19. yüzyılda yaşadıklarını biz şimdi mi yaşıyoruz?
      Kesinlikle. Haussmann’ın yaptığı yıkım Paris’te gerçekten pek çok kalp kırmıştır. Bizim de kalplerimiz kırılıyor ama gelecek kuşaklar bunu kalp kırıklığıyla anlamayacak. Zenginleşmenin getirdiği değişimi, öfkeyle yaşayan insanı anlamak istedim. 50’ler, 60’lar, 70’ler, dededen kalma ahşap konağı yıktırıp yerine beton yapan, sonra da hem kendi yıkan hem de “Gördün mü ya ahşap konağı yıktılar, beton yaptılar. Tu Allah belasını versin” diyenler... Bugün yaşadığımız aynısı değil mi? O çirkin TOKİ’ler için hem “Hay Allah belalarını versin” diyoruz, hem de biliyoruz ki burada da bazı insanlar yaşayacak. Bunlar aynı zamanda Mevlut’un ikilemleridir. Mevlut hem zengin olmak hem geleneğe bağlı kalmak istiyor. Mevlut’un ikilemi, Türkiye’nin ikilemi. Hem zengin olup hem de eski ahlakını, geleneğini, kültürünü koruyamıyorsun. Zenginlik bir zaman sonra yozlaşma getiriyor.

      Romanda çok farklı bir teknik var. 10’a yakın karakteri konuşturuyorsunuz. Bu sık görülen bir yöntem mi? 
      Hayır, ilk defa ben yaptım ve çalıştı. Masumiyet Müzesi’nde ne yaptım? Bir roman bir de müze... İlk defa...  Bu o kadar iddialı bir şey değil ama mütevazı bir şekilde elimden geldiğince söyleyeyim.

      Dünya romanında bu var mı?
      Yok. Masumiyet Müzesi’ni ilk yaptığımda “Böyle bir müze var mı” diye soruyorlardı.

      Adı var mı?
      Yok, birlikte şimdi bulalım istiyorsan. 

      Çok sesli roman gibi. Bence çok zenginleştirmiş.
      Evet, devam etmeyi düşünüyorum.

      “Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekâna aitmişim duygusu...” William Wordsworth’un bu sözleri kitaba adını vermiş. Yaşadığınız zamandan ve mekândan memnun musunuz?
      Evet memnunum, çünkü ben bir şehrin bir milyondan 14 milyona geçişini, 62 yılda gördüm. Bunu görmüş kaç romancı var ki? Ben yazmaya başladığım zaman insanlar bu konuyla ilgili değildi. Köy romanıydı önemli olan. Ben İstanbul’u yazdığım için “Yanlış bir iş mi yapıyorum” diye utanıyordum. Ama sonra hikâye buraya döndü.

      14 MİLYON KİŞİYİ ANLAMAYA NE DERSİN? 
      Romanın ana yerlerinden Kasımpaşa sokaklarında, Recep Tayyip Erdoğan Stadyumu’nun yakınları.İstanbul’u yazmak ayıp bir şey miydi? 
      Ayıp değil de ilgilenilmeyen bir şeydi. Marjinal romancılar yazardı onları. İstanbul yazarı Tanpınar’dı. Halbuki ben yazmaya başladığımda Fakir Baykurt’tan Yaşar Kemal’e Türk romanının ana gövdesi köy romanıydı. Haklıydılar da. Yoksul bir ülkeydi ve okumuş yazmış olmak da bu ülkenin geri kalanıyla ilişki, empati kurma çabasıydı. Ama şimdi anlamak için 14 milyon kişi var. “Aaah eski İstanbul’un nostaljisi” diyen 14 milyon kişiyi anlamaya ne dersin arkadaş? Sorum budur.

      Kayıp güzel günler, eski zamanların güzel insanları... Böyle şeyler var mıdır gerçekten?
      “Eskiden satıcılar daha az hile yapıyordu, hayat daha güzeldi.” Hepimizin içinden geçen ama düşününce pek doğru olmayan şeyler. Eski zamanlarda daha iyi insanlar daha güzel zamanlar olduğu şiirsel gerçeğini şiir olarak kabul ediyorum. Nesnel gerçek olarak ise bu kitapta olduğu gibi sorguluyorum. Ama şiir olmadan, geçmişe bağlılık olmadan Mevlut’unki ya da Mevlut’un müşterileri gibi “Bozacı bozacıı” diye sırf o sesle yaşamak da mümkün değil.

      Bastırılmışlık, görücü usulü evlilikler, içine parça konulan filmler, bir bakışa âşık olup hayatını karartan insanlar, rakı içen kocasından dayak yememek için erken yatan kadınlar... Bunlar hâlâ var değil mi?
      Kitabım aslında özellikle kadınların Türkiye’de ezilmesiyle ilgili. Onu da sloganlarla değil günlük ayrıntılarla göstermek istedim. Kocasından dayak yiyen kadınlar ya da benim en sevgi, şefkat duyduğum Vediha. Türkiye’ye dışarıdan bakıp eleştireceksek en büyük şey kadının toplumdaki yeri. Siyasetçilerimiz de maşallah çok düşüncesiz. Hatta kavga çıksın diye demeçler veriyorlar.

      *****hurbaşkanı’nın “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” açıklamasından söz ediyorsunuz. 
      *****hurbaşkanı sonra düzeltti. “Ben onu kastetmedim” diyerek işin içinden çıktı ama bir siyasetçi “Kadınlar sokakta gülmemeli” dedi. Düşüncesizce edilmiş laflar. Türkiye’de arsalar, evler, fabrikalar, eşyalar... Bunun ne kadarı kadının üstüne, ne kadarı erkeğin? Bir rakamlara bak, ondan sonra eşitlik, fıtrat falan de. Bunu değiştirmeden modern olunmaz. Tabii, acaba *****huriyet’te ne kadar değişti bu, ona da bakmak lazım.         

      Dünyaya kadın olarak gelmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu? 
      Türkiye’den çıkan çok parlak kadın yazarlarımız var.

      Peki sizin için işler farklı olur muydu?
      Şu olurdu herhalde: Kendimi gençliğimde savunamazdım. Ben yine de aileme “Romancı olacağım” diyebildim. Kız olsaydım bunu yapamazdım.

      Direnemez miydiniz?
      Direnemezdim evet.

      Sizin evde bile?
      Evet direnemezdim. Şimdi anne-babama haksızlık etmeyeyim ama en sonunda kadın, özgürlüğü ailesinden ya da kocasından hoşgörü gördüğü kadar alabiliyor. Ama bir kadını düşünebiliyor muyuz, evde kendi kitaplarıyla yaşayacak, toplum da onu hoş görecek. Kolunu bükmeyecek. Yapamazdım. Ben aileme ve çevreme “Romancı olacağım. Ne birine emir verip çalıştırmak istiyorum ne birinden emir alarak çalışmak. Kendi başıma yaşamak istiyorum. Şuradaki küçük evin kirası da bana yeter” deyip ilk 10 yılımda bir romancı olarak kendimi korudum. O zaman romancılık gelirim yeterli değildi. Kadın olsaydım hayal etmesi bile zor. Bu ülkenin bütün kadın yazarlarına saygı duyuyoruz.               


      HERKES KORKUYOR, BUNU GÖRÜYORUM
      Kitap pek çok toplumsal olaya değiniyor. 6-7 Eylül, askeri darbeler, Madımak... Ama Gezi yok. Hikâyenin önüne geçmesinden mi çekindiniz?  
      Böyle bir soru bekliyordum. 12 Eylül oldu, romanları yazıldı. Ben istemedim. Çok sıcak olduğu için. Ama 12 Eylül romanlarında anlatılan siyasi, tarihi gelişmeleri 12 Eylül’den bahsetmeden yazdım. 
      Gezi’yi benim için saygın ve cazip kılan, laik orta sınıfların sokağa çıkıp “Arkadaş, laik dünyama, hayat tarzıma ilişme” demeleriydi. Sokağa çıkıp, fikirlerini ifade etmeleriydi. Benim ilgimi çekti ama düşünce özgürlüğünü anlatabilmek için romanıma Gezi’yi koymama gerek yok. Türkiye’de düşünce özgürlüğü ne yazık ki çok kötü vaziyette. “Yerlerde sürünüyor” demeyeyim de ne diyeyim? Pek çok dostum “Şu, şu gazeteden atılmış. Bu, bu gazeteden atılmış” diye anlatıyor. Artık iktidara en yakın gazeteciler bile takır takır! Bu kadar çok gazeteci atılan bir yer görmedim. Bu bir... 
      İkincisi ve en kötüsü, bir korku var. Herkes korkuyor, onu görüyorum. Hem bir şeyler söylemek istiyor hem işinden atılmaktan korkuyor. Normal değil. Baskı, cesaretli laf söyleyeni önemli kılıyor.  Yaratıcı düşünce değil, cesaret öne çıkıyor. Freedom House gibi dünyadaki önemli kurumlar söylüyor ama ben de söylüyorum: Türkiye’de düşünce özgürlüğü yerlerde sürünüyor.

      Yolsuzluklara nasıl bakıyorsunuz?
      17 Aralık’tan sonra YouTube’da ve başka yerlerde gördüklerim beni rahatsız etti. Toplumdan, devletten, sistemden içimi rahatlatan bir yanıt alamadım. Bunların üstünün kabaca örtülmesi toplumun önemli bir sorunu, utancı.

      Neden böyle? 
      İletişim sorunu ve muhalefetin başarısızlığı. Muhalefet partilerinin eski bürokratik, aşağılayıcı, Mevlut’a yaptıkları gibi “Gel bakayım buraya” dediği insanların öfkesi de var.

      *****hurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Nobel, kararlarını objektif mi veriyor? Asla! Bunları gördük, görüyoruz” açıklamasını nasıl karşıladınız? 
      Bence Sayın Başbakan benim Nobel aldığımı duymuş olmalı! Çünkü kendisi telefon edip beni çok nazik şekilde tebrik etmişti o zaman. Başbakan diyorum, *****hurbaşkanı! (Gülüyor)

      Roman bitti. Şimdi sırada ne var?
      Bir eksiğim varmış gibi hissediyorum, kısa roman yazamıyorum sanki. Bir çocuğun bakışına yaklaşarak kısa bir roman yazmak istiyorum. Ne olacağını tam ben de bilmiyorum.
              


      HİÇBİR KİTABIMI BU KADAR ELEMEMİŞTİM

      Kahramanı çocuk olan bir öykü mü? 
      Ergenlik yaşındaki bir çocuğun dünyasını, büyümesini, gerçek ve hayali babasıyla kavgasını yazmak istiyorum. 16-17 yaşında birinin dünyayı, cinselliği ve ergenlikten yetişkinliğe geçmesini, sorumluluklarını anlatmak istiyorum.

      Kızınızdan esinlendiğiniz bir şey mi?
      Hayır. Yazın para sıkıntısı yüzünden çıraklık yapan ama Mevlut kadar yoksul olmayan, orta sınıf bir çocuğu anlatmak istiyorum.

      Artık esas soruyu sorabilirim... ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ sizin en güçlü romanınız olabilir mi? ‘Kara Kitap’ı aştınız mı sonunda? 
      Bilmiyorum, onu başkalarına sor. Ama kapsadığı alan, girmek istediği insanın çeşitliliği ve zenginliği, dayandığı araştırma, verdiğim vakit ve hayal gücü olarak çok şey gitti bu kitaba. Hiçbir kitabımı bu kadar elememiş, kesmemiştim. 700 sayfa da çıkabilirdi. Çok zengin bir malzeme var. Kitabımın içindeki insanlığa güveniyorum. Çok büyük bir hakikatin içinden geliyor. Şehrin gürültüsünü, bütün o 12 milyonun sesini duya duya yazdım. Onun bir gücü var. Hikâyelerin hepsi özgün. İster ticari ister insani ister siyasi olsun. Bunların özgünlüğü, değişikliği, yeniliği dünyanın hiçbir yerinde yok. O bakımdan, elinde çok iyi bir şey olan birinin güvenini taşıyorum. Ama ötekilerle karşılaştırmak istemiyorum. Romanlarım çocuklarımdır. Yeni çocuğumu övmek için eskileriyle karşılaştıramam. Yine de önü açık bir evladım olduğunun farkındayım. (gülüyor)

      TATLI DİLİNLE, İNSANLIĞINLA KONUŞAMIYORSAN BAŞKA NE YOLUN VAR?                   

      Hiç aşk mektubu yazdınız mı?
      İki tür aşk mektubu var. Biri ilişkiniz olan insana tatlı sözler... O kolay. Bir de bir kere gördüğün birini mektubun kararlılığıyla tavlamak. Kızla erkeğin yan yana gelmediği toplum bu demek. Tatlı dilinle, insanlığınla, hayal gücünle doğrudan konuşamıyorsan başka ne yolun var? Erkek, mektupla ısrar ederek verdiği değeri gösterir. Tığla iş yapar gibi... Cevap geldi mi, eline geçmedi mi yoksa geldi de beğenmedi mi... Bunları, belki bütün insani durumları kenarından bir kaşık tatmışımdır. Bunun ne büyük acı olacağını...                

      ERKEK KISKANÇLIĞIYLA BAŞ ETMEK ZORDUR

      Çok hayranınız var. Ama bir o kadar gıcık olan da... Maalesef eleştiri bizde nefret ile el ele yürüyen bir şey. Bunu nasıl idare ediyorsunuz?
      İdare ettiğimi söyleyemem, edemiyorum. Basmakalıp bir laftır ama meyve veren ağacı taşlarlar Türkiye’de. Siyasi yanı da var. Mesela Ermeni katliamından bahsetmek istemiyor, duymak istemiyor, hak verebilirim. Bunlara itirazım yok. Hak vermediğim, erkek kıskançlığı. Özellikle benim yaşımda, iddialı, önemli olmak isteyen erkeklerin kıskançlığıyla baş etmek zordur. En kötü yanı, siyasi bir maske edinip insanları etkileyebilmesidir. 
      Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
        
      Universite
      Yeditepe Üniversitesi
      Ticari Bilimler Fakültesi
       


      GUNCEL EKO YORUM
      IKTISATCILARIN
      GUNCEL
      YORUMLARI
       




      GAZETELERDEN SEÇMELER: TOPLUMA DEGER KATANLAR
      KEMAL KARPAT
      kemal karpat ile ilgili görsel sonucu

      ***************
      ORHAN PAMUK

      "Kafamda Bir Tuhaflık"
      *****************
      *****************
      ************
      KEMAL DERVİS

      *************


      ************
      NİLÜFER GÖLE
      "İktidarın
      Sosyolojisi"

      *************
      ZAFER TOPRAK:
      "1908'de
      Vatandaş,
      1923'te Halk ve
      Millet vardır."

      **************
      İLBER ORTAYLI:
      Cümhuriyetin İlk
      Yüzyılı
      1923-2023

      *****huriyetin İlk Yüzyılı 1923-2023

      ******************
      Bir ülke kurma projesi
      ve Türkiye

      ERİC JAN ZÜRCHER ile ilgili görsel sonucu
      ERİC JAN ZÜRCHER ile ilgili görsel sonucu

      *******************



      Maya Jaggi, A Life in Writing
      "ORHAN PAMUK:
      Between Two Worlds"
      The Guardian,

      Orhan Pamuk
      Nobel Konuşması


      *********************
      İlber Ortaylı: 2007 Türkiyesi









      ****


      NOBEL IKTISAT ODULU
      Nobel İktisat Ödülü

      Nobel Prize in Economics

      ***********
      Nobel 2009
      Economic
      Governance


      Prize Lecture:
      Beyond Markets and
      States: Polycentric
      Governance of Complex
      Economic Systems

      Elinor Ostrom
      Indiana University


      Prize Lecture:
      Transaction Cost
      Economics


      Oliver E. Williamson
      Un. of California


      ***************
      Laureate 2008

      "for his analysis of
      trade patterns and
      location of economic
      activity"

      Paul Krugman
      (1953)USA
      Princeton University


      ***************

      NOBEL ÖDÜLLÜ
      İKTİSATÇILAR
      2008-1969



      Laureate 1970
      Paul Samuelson
       :"How I Became
       an  Economist"


      Laureate 1986
      James Buchanan:
      "Notes on Nobelity"



      Laureate 2001
      George A. Akerlof:
      "Writing the
      'The Market for Lemons'
      : A Personal and
      Interpretive Essay"




       



      © 2007 by Turan YAY

      PHP-Nuke Copyright © 2005 by Francisco Burzi. This is free software, and you may redistribute it under the GPL. PHP-Nuke comes with absolutely no warranty, for details, see the license.
      Sayfa Üretimi: 0.26 Saniye